Gülcan Şenyuvalı 

     Gülcan hanım  merhaba. Bize biraz Kendinizden  bahseder misiniz ?

Mersin’de doğdum. Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktayım ve üretimime bu şehirde devam etmekteyim. Lisans ve yüksek lisans eğitimimi yine aynı üniversitede yaptım. Sanatta yeterlik eğitimim için 2002’de İzmir’e gittim ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak 2010 yılına kadar çalıştım. Bu süreçte, “Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları Bağlamında Günümüz Sanatında Değişen Kadın ve Beden İmgesi” adlı tezi yazarak, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Resim Anasanat Dalı, Sanatta Yeterlik Programı’ndan mezun oldum.

İzmir’de iyi bir sanat ortamı vardı ve bu bizi besliyordu. Okul ve K2 Güncel Sanat Merkezi gibi mekanlarda yapılan sergiler, etkinlikler ve sohbetler sürekli sorgulamanıza ve kendinizi geliştirmenize sebep oluyordu. İyi anlamda diyebileceğimiz rekabetçi bir ortam vardı.  Fakat okulun fiziki şartları pek iyi değildi ama herkesin özverisi ile bu durum en iyi şekilde aşılmaya çalışılıyordu. Bu yüzden İzmir’in yeri benim için hep ayrı olmuştur.

Nakışa nasıl başladınız ? Üretim pratiğinizden kısaca bahseder misiniz ? Bu pratik nasıl oluştu ?


Aslında yaptığım işleri nakış olarak tanımlamıyorum, çünkü nakış yapmıyorum. İğne-iplik benim açımdan, resim yapmak için diğer medyumlar gibi sadece bir araç. Çocukluğumdan beri bildiğim bir malzeme. Annem terziydi ve evde hep dikiş malzemeleri vardı. Kız kardeşimle beraber annemin dikiş malzemeleri bizim oyun alanımızdı. Çocukluğumda, yastık kılıflarının kanaviçesini işlerdim, resim gibi gelirdi, çok hoşuma giderdi. Bebeklerimizin kıyafetlerini ya da bebeklerimizi yine iğne iplik kullanarak kendimiz yapardık, her türlü malzeme ile her yüzeye resim yapmak büyük bir keyifti. Örneğin giysi dolabının kapağına annemin yeşil göz kalemiyle ya da kömürle duvarlara ya da fotoğraf kartlarının arkasına tükenmez kalemle çizerdim. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar resim yaparken, renkten çok çizgi arayışım varmış. Bu yaptıklarımıza ailem hiç kızmazdı, özgür bırakırlardı bizi. Şimdi kız kardeşim terzi ve onun artan kumaşlarını resimlerimde kullanıyorum. Tabi bu malzemeleri daha bilinçli bir şekilde kullanmaya, İzmir’de Sanatta Yeterlik eğitimim sırasında başladım. Resimlerimde İğne- iplik benim için kalemin ya da boyanın alternatifiydi. Çünkü söz konusu bu malzemeler ile oluşturduğum konturlar bana yeterli gelmiyordu. O yüzden çalışmalarıma dikme eylemi ile iplik girdi. İplik daha hacimliydi aynı zamanda indirgemeci ve yalın bir anlatım oluşturmama olanak sağlıyordu 





Eserlerinizde çoğunlukla ‘’ Kadınlar ‘’ başrolde. Kadına dair imge ve çatışmalar gözlemleniyor eserlerinizde. Anlatmak istediklerinizi nakışla daha iyi ifade edebildiğinizi söyleyebilir miyiz? 


İğne-ipliği tercih sebebim çalışmalarımın merkezinde kadın olduğu için değil, tamamen herhangi bir hazırlık gerektirmemesinden kaynaklanmakta, kağıt-kalem gibi. Benim için kalemden tek farkı ise yaratmış olduğu konturun hacimsel etkisidir. İğne-iplik ve kumaş üçlüsü size her yerde rahatlıkla üretim yapabilme imkanı sunuyor.  






’Kırılgan’’ adlı serginizdeki çıkış noktanızdan bahseder misiniz ? 



“Kırılgan” Sergisi 15 Aralık 2011-21Ocak 2012 tarihleri arasında MAC Art Gallery’de açtığım serginin adıydı ve benim İstanbul’da açtığım ilk kişisel sergimdi. Bu sergi, Ursula K. Le Guin'in "Atuan Mezarları" adlı eserin kahramanı Tenar’ın yeniden doğuş ve özgürlük öyküsünden esinle hazırladığım bir sergiydi.


Serginizde başsız olarak yaptığınız kadınlar var. Ne anlatmak istediniz?


Kırılgan Sergisi’nde yer alan başsız kadınlar imgeleri, kadına yüklenen sıfatlardan sıyrılamamış, özgürleşememiş, kendi öznel kimliğini inşa edememiş kadınları imlemekteydi.  


Bu dönemde sizi en etkileyen sanatçı ve sergiler neler ? Takip ettiğiniz ve hayran olduğunuz sanatçılar var mı ? 


Kiki Smith, Louise Bourgeois gibi sanatçılardan çok etkileniyorum. Çünkü bu sanatçılar çok çeşitli üretim pratikleri ile zengin bir anlatım dili ortaya koyuyorlar. Pandemiden dolayı sergileri birebir deneyimleyemiyoruz fakat bunun yerine pek çok sergiyi online gezebiliyoruz. En son etkileyen sergiler ise küratörlüğünü Selin Akın’ın yapmış olduğu ve Ferda Art Platform’da açılmış olan Kağıttan/of Paper sergisi ile Hüsamettin Koçan, Banu Çarmıklı, Feride Çelik ve Özlem Yalım’dan oluşan bir sanat kurulu tarafından düzenlenen “Maske/ Çağrışımlar” Sergisidir. Bu iki serginin de ortak yanı yine anlatım dili olarak çeşitliliği barındırıyor olmasıdır.






Türkiye’de sanata verilen değeri nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de sanatını icra etmek isteyen genç sanatçılara nasıl bir yol izlemeleri gerektiği hakkında bilgi verir misiniz ? 


Sanat üretimi açısından Türkiye’nin potansiyelinin çok iyi olduğunu düşünüyorum. Fakat kurumsal açıdan desteklenmediği sürece uluslararası arenada hakkettiği sonuca ulaşamayacaktır. Maalesef bu konuda Türkiye yetersiz kalıyor. Bu yüzden genç sanatçılara şunu söyleyebilirim bu yolun zorlu bir yol olduğunu bilsinler ve kendilerini ona göre hazırlasınlar. Ne yazık ki bol çatışkıların olduğu bir süreç onları bekliyor. Bu durumun üstesinden ancak kararlılıkla ve çalışarak gelebilirler.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Belkıs Balpınar Röportajı

Pelda Aytaş Röportajı