FIRAT NEZİROĞLU 


Merhaba Fırat hocam. Sizi tanıyabilir miyiz?

Merhabalar, İzmir’de doğdum ve büyüdüm. Üniversiteye gelene kadar dans eğitim aldım ve dans ettim. Üniversitede ise Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda tasarım bölümünde okudum. Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik eğitimim sırasında 10 yılı aşkın bir süre Suhandan Özay Demirkan, Şerife Sezgin, Nimet Musaoğlu ve Füsun Özpulat ile çalıştım.

Suhandan Özay Türk Literatürüne LİF SANATI terimini kazandıran kişidir. Şu sıralar herkesin Lif Sanatı teriminin içinde oyun oynadığı alanı bize kendisi akademik olarak açmıştır. En büyük şansım hep çok iyi hocalarla çalışmış olmak.

Ben de 2002’den bu yana Dokuz Eylül Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Nişantaşı Üniversitesi’nde Mimarlık ve Tekstil Bölümlerinde dersler verdim ve şu anda Işık Üniversitesinde derslerime devam ediyorum.  Bunun yanında Türkiye’deki neredeyse tüm üniversitelerin Tekstil Bölümleri ve az da olsa Mimarlık Fakülteleri ile organik bağım var. Derslerine eğitmen olarak katılıyorum, öğrencilerle buluşuyorum. Pandemi öncesi son buluşmamam Mardin Artuklu Üniversitesi ile oldu ve 1000 öğrenci ile buluştum. Diliyorum sağlıkla yeniden başlasın bu buluşmalar.

Dünya için yapacağımız çok şey var, dolayısıyla son zamanlarda geri dönüşüm projeleri içinde yer alıyorum. Nike Global ve Onaranlar Kulübü ile Nike’ın ayakkabı atıklarından bir basketbol sahası ve kaykay pisti projesinde çalıştım.

Istanbul havalimanı çevresindeki köylere dokuma tezgahı aldırıp, bölgede yaşayan kadınlara dokuma eğitimi verdim ve 6000 havaalanı personelinin her yıl değişen giysilerini ipliğe dönüştürüp ürünler için kumaşlar dokutmaya başladım. Projemiz hızla devam ediyor.

Anadolu’nun kaybolan kumaşlarını yeniden hayata geçirmek üzere yola çıktım ve şu anda Türkiye’deki 24 Olgunlaşma Enstitüsü’nün eğitim danışmanı olarak görev yapıyorum.

Şile’ye 100 tezgah kurduk ve her tezgah için iki dokuyucu yetiştiriyorum. New York ve Paris moda haftası için hazırladığım yeni koleksiyonumu Şile Bezi kullanarak hazırlıyorum.

Aynı zamanda Bilişim Vadisi Giyilebilir Teknolojiler Danışma kurulunda sevgili Arzu Kaprol ile birlikte kimyasal, mekanik ve organik tekstiller üzerine projeler geliştiriyoruz.

 Dokumaya nasıl başladınız ? 

Aslında ilkokulda başladım. Byan sınıfımızda dokuma yapıyordu öğrenciler, bizim sınıfımızda yoktu o etkinlik. Ben de büyükbabama okuldan istiyorlar, bana çerçeve yapar mısın demiştim.  İlk dokumam bir Sezen Aksu portresiydi. Kendi çapımda birkaç renk ile grafik bir siluet dokumuştum daha o yıllarda. Derken okuldan istenilmediği anlaşıldı ve üniversiteye kadar bir daha dokuma tezgahını elime almadım.

 

Ancak o zamanlarda hafızamdan silinen duyguları hatırlamak çok iyi olurdu. O zaman ne düşündüm, ne hissettim, nasıl dokudum... inanın hiç hatırlamıyorum. Hatırlarsam en büyük zenginliğim olabilir bir hisler.

 

Derken üniversitede moda tasarım ana sanat dalındayken dokuma tezgahlarıyla karşılaştım ve dokuma ana sanat dalından bir arkadaşımla yer değiştirip yeniden dokuma ile buluşmuş oldum.






 Başlangıçta sizi dokuma çeken şey neydi ?

 

İşte onu hiç hatırlamıyorum. Ama hep bildiğim bir şeyi tekrarlıyormuş gibi hissediyorum. Dokuma yaparken kumaş, kilim ya da sanat eseri fark etmez; hiç plan yapmıyorum. Önceden düşünüp bir kroki çizmiyorum. Tezgâhın başına oturuyorum ve akıp gidiyor...

 

Dünyada bir çok dokuma tekniği var. Siz bunların yanında kendinize has bir dokuma yöntemi geliştirdiniz ve ipleri misinaya dokuyorsunuz ve dünya çağdaş sanatı içinde kabul edilen tek dokuma sanatçısısınız. Bunu nasıl başardınız ?

 

Ben ihtiyaçlarımı karşılarken bu tekniği keşfettim. Öyle süslü, değişik bir hikayesi yok. Dokuma çok zaman alıyordu, ben tezgâh başında dokurken arkadaşlarım sürekli geziyor eğleniyorlardı. Ben de kendime vakit ayırabilmek ve arkadaşlarıma katılmak için bazı yerleri dokumamaya başladım. İlk başlarda pamuk ya da keten çözgülerim vardı. Onların rengi ile dokuduğum yüzeyler birbirine karışınca ben de boş alanların boş görünmesi için misina kullanmaya başladım. Tabi başta çok itiraz eden oldu. 1997 sanırım o yıllarda boşluk bırakmaya başladım. Aradan 24 yıl geçti. Hala misinayı yeni ve farklı bir şeymiş gibi kullanıyor çoğu kişi. İnanın benim için o kadar eski ki. Şu anda kullanılacak yüzlerce materyal var.

 

Tekniğime bir isim vermedim. Ancak Amerika, Meksika, Avrupa’da pek çok üniversitede ismimle derslerde anlatıyorlar. Zaman zaman derslere bağlanıp tekniğin detaylarını anlatıyorum. Kanada’da pek çok tekstil derneğinde “Fırat Neziroğlu gibi dokumak” isimli atölyeler düzenleniyor. Yine zaman zaman online olarak katılıyorum bu derslere.

 

Geçtiğimiz yıl da Duygu Güleş tasarından hazırlanan yüksek lisans tezi ile yaşarken akademik literatüre girmiş oldum. Sevgili Duygu hayatımı ve tekniğimi anlatan bir yüksek lisans tezi yazdı. Isparta Süleyman Demirel üniversitesine de sevgilerimi iletiyorum aracılığınız ile.

 Çalışmalarınızı nasıl tanımlarsınız?

 

Ben Geleneksel Anadolu kilimi dokuyorum. Işık, gölge ve Boşluk ile bir arada dokuyorum. Anadolu kilimi bir dildir, dokuyucunun sessiz dilidir. Ben de Anlatmak istediklerimi arkadaşlarımın gözleri üzerinden anlatıyorum. En yoğun iletişimin Göz göze bakışarak olduğunu düşünüyorum. 

 

Çalışmalarınızda gebe kalma sürecinizden sonuca kadar olan sürecinizi bize anlatır mısınız ? Bir eseri nasıl ortaya çıkarıyorsunuz?

 

Bendeki süreç çok detaylı değil aslında. Benim için sanat demek insan demek, insan demek sanat demek. Dolayısıyla gün içinde gördüğüm, yaşadığım herhangi bir şeyi konu olarak seçiyorum. Ben kişisel olarak kurgudan hoşlanmıyorum. Doğal olanın, yalın olanın güzelliğine inanıyorum. Bir duyguyu da aynı şekilde anlatmak için tezgah başına geçiyorum. Üretim sürecinin tamamında tek başımayım. Kendi çözgümü çekiyorum, kendi dokumamı kendim yapıyorum. Aynen bir piyanisti dinlemeye gittiğinizde piyanonun tuşlarına asistanı basmadığı gibi ben de bütün ilmekleri kendim yerleştiriyorum, kendim dokuyorum. Bazen hata yapıyorum. Eğer hata beni bir yere götürüyorsa onu izliyorum ve takip ediyorum. Eğer bir yerde takılıyorsa gerisin geri söküyorum. Kısaca her dokuyucu gibi dokuyorum 😊

 

Profilinizde neden işeyen bir Fırat Neziroğlu var ? Bir hikayesi var mı ?

 

Değer vermemek, yok saymak, engel çıkarmak, küçümsemek... Yurt içi ve dışı sergilerim için izin alamadım üniversitemden. İzmir Caz Günleri’nin kapanış konserinde Baki Duyarlar’ın piyanosuna sahnede dokuma yaparak eşlik etmek istedim. Ama ne prova için ne de sahne için izin verdiler. Bunun gibi pek çok olay yaşadım. Bir gün yine okuldaki odamda dokurken, bir kâğıt geldi: “İvedilikle odanızı boşaltın!” die yazıyordu. “Tezgâhtaki dokumam bir haftaya biter, bitirip çıkayım” dediysem de kimse dinlemedi. Koskoca okulda tezgâhı sokacak yer bulamadık, bütün kapıları kapattılar. Okulun koridorlarında dokudum.

 

Bana mobbing yapan tüm bu hocaları tuvalet kapısının altından bacakları görünüyorken dokudum! İç çamaşırlarını, pantolonlarını, eteklerini... En bilinen kıyafetleriyle. ‘Akıl Hastanesi’ diye bir sergi açıp sergi davetiyem ile istifa mektubunu bölüm başkanının masasına bırakıp çıktım.

 

 “Siz buradan kendinizi tanırsınız. Sizin için birinin ne iş yaptığı önemli değil, insanların ne giydiğiyle ilgileniyorsunuz!” dedim. Kendi kendime sordum, “Kapılarına mı dayanayım, darp mı edeyim?” Bunları yapabilecek bir adam değilim. Bence yapılacak en iyi şey, önce kibar olmak, sonra da en iyi bildiğin dille cevap vermek. Benim de hayatta en iyi bildiğim şey dans ve dokuma. Yüzlerini dokumadığım için alanlarına tecavüz etmedim!

 

Bu arada kendimi de dokudum. Arkam dönük duvara işerken... “Küstüm size! Arkamı döndüm, içimi döküyorum!” demek istedim. Akıl Hastanesi’ sergisi bomba etkisi yarattı. Uzun bir süre, üniversitelerin tekstil bölümlerinde iş bulamadım. ‘İşeyen Fırat’ kulaktan kulağa yayıldı. Önce Akbank Günümüz Sanatçıları Sergisi’nde sergilendi, sonra da Siemens Sanat Sergisi ödülünü kazandı. Sonra Galeri Zilberman’la çalışmaya başladım. Sonra ben Kore’ye gittim, ‘İşeyen Fırat’ da Londra’da Sotheby’s müzayedesine... Derken Christie’s müzayedesine girdim. Chiristie’s in kapağı oldum. Derken Dünya Çağdaş Sanatı içine girdim.

 

Beni lif sanatçısı yapan şey tekniğim. Anlatım dilim ise Çağdaş sanat içinde yer bulmama yardımcı oldu. Araştırırsanız görebilirsiniz zaten, lif sanatı kendi içinde çok güzel ve geniş bir alan. Ancak zanaat o kadar öne çıkıyor ki lif sanatı uygulayıcısı bir sanatçı gibi değil, zanaatkar gibi çalışıyor. Dolayısıyla dünya çağdaş sanatı içinde yer bulması çok nadir oluyor. Ben hep duygularımın peşinde koştum, dokuma sadece bir aracı.

 

Kendi yolunun kölesi olmaktan imtina ediyorum. Çok şiddeti bir duygu o; kendini herkese, her şeye kapatan, sadece kendi tekniğinin ya da dilinin en güzel olduğunu düşündüren bir şey. Ben sadece dokuyorum, dokurken zevk alıyorum. Yarın dokuma yapmayacak olursam ölmem mesela. Hayatla bağlantım tek bir nokta üzerinden değil, karşıma çıkan iyi kötü her olaydan, kişiden besleniyorum. Ürettiklerimin dinamik olmasının bir nedeni de bu.

 




 Müzeyyen Senar’ı anlatın bize !!! Nasıl bir hikaye?

 

Dokumadan vazgeçtiğim zaman dans hocamı aradım, dans dersi vermek için izin istedim. İnternetten bir duyuru yaptım ve hayali dans etmek olan çılgın 12 kişi için Modern Dance Lab’i kurdum. İzmir’in ilk ve tek Modern Dans Topluluğu. Ne salonumuz ne sahnemiz vardı. Evimizin salonunda, Bostanlı sahilinde, fitness salonlarının küçük odalarında geçti günlerimiz dans ederek. ‘Küçük Prens’ ile başladık maceraya, kitabı baştan sona anlatan tek perdelik bir eser sahneledik.

 

Sonra Müzeyyen Senar’ın hayatını anlatan müzikal formatta bir eser hazırladık. Kızı Feraye'den izin aldım, kostümlerinin birer replikasını yaptık, 164 kostümle,  ‘Müzeyyen’i ilk kez sahneledik. Kültür Bakanlığından destek aldık. Eserin telifi Kültür Bakanlığından onaylı olarak bende olmasına rağmen ünlü bir oyuncu tarafından benden izinsiz sahnelendi ama hayata öyle çok güveniyorum ki bana muhakkak çok daha fazlasıyla geri dönecek 😊

 

‘Aklımın İplerini Saldım’la da sahnede dokuma ve dans performansını birleştirdik ve Neşet Ertaş’ı andık.

 

Derken hayali dans etmek olan dansçılarım İzmir Devlet Opera ve Balesi Dansçılarıyla aynı sahnede, aynı eserde dans ettiler. Ben görevimi tamamlamış oldum, pandemi sürecinde kısa bir mola verdik, çalışmalarımıza devam edeceğiz.


 İngiltere kraliçesinin portresini dokudunuz. Biraz bu süreçten bahseder misiniz ?

 

Eskiden tapestry – dokuma resim dokuyucuları çoktu. Büyük kuleler, şatolar, katedraller çok soğuktu ve ısınmak için duvarlar kumaşlarla kaplanıyordu. Anadoluda’da evlerde duvar halıları yok muydu zaten? Ancak endüstri devrimi ile bu dokuyucular yerine makineleri kullanmaya başladık.

 


İşte o dönemden bu yana gerçeğe en yakın dokuma tekniğine sahip olduğum için önce Norveç Kraliye Ailesi, Büyükelçilik himayesinde Oslo’ya gittim. Ardından Tayland Kraliçesi Queen Sirikit’in doğum günü kutlaması nedeniyle Tayland’a davet aldım ve kendisine özel bir eser dokudum, Tayland Krallığı tarafından Tayland'ın marka elçisi seçildim. Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad Al Thani'ye bir sanat eseri dokumak üzere Katar'a davet aldım.

Geçtiğimiz yıl ise Queen Elizabet’in bir portresini dokumak üzere bir proje önerildi ve ben de dokudum.

 

 Takip ettiğiniz ve hayran olduğunuz sanatçılar var mı ? Son zamanlarda izlediğiniz ve etkilendiğiniz sanatçılar kimler ?

 

İlk sorunuzda yazdığım gibi Suhandan Özay Demirkan benim için çok değerlidir ve Belkıs Balpınar. İkisi de kendine ait üslupları ile dünyaca tanınırlar. Kendileriyle 10 yılı aşkın sürede dokuyarak büyüdüm. En mutlu olduğum şey; beni kendileri gibi dokumaya yöneltmediler. Kendimi keşfetmem için hem önümü açtılar, hem de engeller koydular. Onlar sayesinde öğrendim ki bir insan nerede duracağını bilmeli. Bunu usta çırak ilişkisi içinde ancak uzun yıllar süren bir tecrübeyle öğreniyor insan. Teknoloji çağı bizi ne kadar hızlandırırsa hızlandırsın bu edep ancak uzun  zamanlar sonunda kişiden kişiye aktarılıyor. Anadolu’da bunun için “yaşını yaşına eklemek” derler.

 Türkiye’de sanata verilen değeri nasıl değerlendiriyorsunuz ? Türkiye’de sanatını icra etmiş genç sanatçılara nasıl bir yol izlemeleri gerektiği hakkında bilgi verir misiniz ?

Aldığım davetleri sizlerle paylaşmıştım 9. Sorunun cevabında. Kimseyi taklit etmediğim, kimseden etkilenmediğim, hocalarımdan ve Anadolu’dan aldığım ilham içinde şekle takılmadığım, hisse ve anlama önem verdiğim için bugün bu noktaya geldim. Yarın olur muyum kim bilir? Her şey daha da güzelleşebilir, her şey bir anda bitebilir de...

 

Bu topraklarda yaşayan insanların çoğu köy soylu. Kent soylu aileler çok az. Dolayısıyla sabah uyandığında amerikan ya da italyan kahvesini içmeyince başı ağrıyanlar ne zaman bu hastalığa yakalandılar tahmin etmek güç değil. Modernizmi harika zanneden, her gördüğü şeyi modernleştirmeye çalışanlar da ne yazık ki hiçbir yerde barınamıyor.

 

Köksüz ağaç solar. Kökünden beslenmeyen kurur. Eski dili taklit eden de bugünün diliyle anlaşamaz. Her şey hayatın kendisi kadar basit. Bir sanatçı eserini anlatıyorsa o eser dilsiz demektir. Açık yapıt terimi de işte burada kullanılır. Sanatçı kendi duygusuyla üretir, izleyen herkes onda kendinden başka bir anlam bulur. Hep derim: “dil bir söyler, duyan bin anlar” diye.

 

Hayat zaten hakettiğimizi bize veriyor. Kazanmak için, “ben buradayım” diye bağırmaya gerek yok. Eser bir bebek gibidir. Elinizde doğar, zaman geçtikçe olgunlaşır. Ergen zamanları vardır, söz dinlemez. Derken nereye gideceğine asla siz karar veremezsiniz. O bildiğini okur. Siz de sadece seversiniz. Koruyup kollamak da bir şe yaramaz 😊

 

Ben eserlerimi dokuduktan sonra benim için bir bağı kalmıyor. Dokurken süreci içime sindiriyorum. Ancak tezgahtan çıktıktan sonra ne yapacağına kendi karar veriyor.

 

Ben bir nasihatte bulunamam ama hislerimi paylaşabilirim. Sizler için de mutlak doğru olmadığını bilirim. Hepimiz kendi yolculuğumuzda sakince, sükunetle ve sevgiyle yürüyelim. 


 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Belkıs Balpınar Röportajı

Pelda Aytaş Röportajı